Severe Intentions of Jonathan Grave

Step inside the mind of Jonathan Grave. He was born in a very dull day. Son of an alcoholic father, never felt the hands of his mother. No one can recall anything extraordinary about his presense during his childhood and young adult days.An invisible being breathing amongst people. It will appear to be hard to believe in such a story but indeed some woman tried to sit down at that bus to Birmingham from London which is of course very natural to have a seat but Jonathan was already sitting in that particular seat. He was invisible to the bone. Anyway, everything has changed. The way he was, the appeareance he had, the words he spoke, the path he chose; everything…

The Thursday came in a sunny mood. His window was open and the rays of sunlight woke him up like a lover. He stood in front of the bathroom mirror after a hot shower. The face was neat and sharp. The face was smooth like silk. The face was clever and charming. He gazed, tried to figure out this new guy. The muscles joined the scene. The shoulders and that stomach puzzled his mind. And the uneaten finger nails made him think that his soul was captured by another body. A real misery for an accountant , living zero adventure..

The wardrope was full of elegant and expensive suits. He wore Brioni Vanquish II, looked sharp as a knife in that soft and light tailoring. He put on leather derby brogues by Burberry, the best workhorse shoes. Final comb motion and there he was ready to face the world.

He wanted to take his ordinary watch which his grandad gave him in his sixteenth birthday. It was his custom behaviour to take off the watch and leave it on the kitchen counter. The door of the kitchen was moving back and forth. Creepy feelings covered his body as the dark liquid struck his sight. Tip toe to his kitchen and he found out… It was the watch laying on the floor, bleeding to death violantly. The watch cried his name, called him a murderer. All the time was devoured…

Aa! Ben de yazabilirim…

Geçen sene sanal gerçeklik de dolaşırken karşılaştığım ve yazdıklarını okumaktan çok zevk aldığım pek çok yazar oldu. Bu topraklarda kendimce kelimelerle oynarken, onların kimi kuzey yarımkürede kimi güneyde kendi tarzlarını oluşturmakla uğraşan şahane kadın ve erkek yazarlardı.Bugün onlarla ilgili birkaç cümle istiyorum. Çoğunuzun düşündüğü şey doğru. Çok kitap okuyan ve bunun üstüne bir de “aaaa ben de yazabilirim” diyen insanların garip olduğu doğrudur.Toplum içine karışmak isteyen ve istemeyen olarak iki gruba ayrılıyorlar diyebiliriz çoğu zaman ama aslında tek bir grup vardır.Toplum içine karışmak istemeyen ama o durumda yazacak kendine özgü birşey bulamayacağından kendini sosyalleşmeye zorlayan insanlar topluluğu.
Kalabalık bir ortamda, çoğu da tanıdıkları insanlardan oluşsa bile bir süre sonra tavana bakmaya başladıklarını farkedebilirsiniz ve eminim çoğu zaman bunu kibirle karıştırırsınız. Ancak bu aslında tamamen yabancılık çekme durumudur. En azından bende öyle başlamıştı. Ama kendim gibi olmayanlarla kaynaşabilmeye o kadar alıştım ki, kendim gibi olanların arenasında tavana bakmaya başladım . İşte garip demekle kastettiğim tam olarak budur. Bu tip insanlar ile günlük hayat rutininde edebiyata yer açamayan insnalar arasındaki fark çok basittir. İkisi de a noktasından başlayıp B noktasına varır. Ama birisi gittiği yoldan çıkardığı sonuçla hayatın sadece doğmak ve ölmek olmadığını anlarken diğeri sadece kendisine söylenenlerin yarattığı yaşamı sonuç sanır. Sevgiler…

Park

Eylül ayının 14. günüydü. Yastığımın içine gömülü başım , erken gelen soğuklara rağmen ışıldayan güneşin aydınlığıyla kalktı. Belli ki güzel bir gün olacaktı. Parka gitme planı yapma hakkım olduğundan emin olarak uyandım…Ev sessizdi. Annemin yatak odasında nasıl da derin bir uykuda olduğunu çoktan keşfetmiştim. Bu da bana kahvaltıdan önce rahat rahat resim yapabilmemin yolu demekti tabii ki.

Masamın renkli yüzeyinde en güzel hayallerimin kahramanı olan prensesin nasıl iyi bir balıkçı olduğunu resmederken annemin sesiyle irkildim. “Ayla hala yatağını toplamamışsın” , diyordu. Oysa ben ona en güzel resmimi bitirip gösterme telaşındaydım.

Tabii ki yatağımı topladım çünkü düzenli oda da düzenli beyin yaşardı. Ne de çok dinledim bu cümleyi… Yarım kalan resmim de ise prenses oltasında yakalayamadığı balığın hüznü içinde kalakalmıştı. Artık o iyi bir balıkçı olamayacaktı…

Mükemmel bir kahvaltı masası hazırladık annemle. Reçeller sanki gökkuşağının renklerini kıskandırmak ister gibi dizilmişti masada. Peynir çeşitleri ahenkle dans ediyordu. Çilekli kefirim, rafadan yumurtam midemin derinliklerine dalış için sıralarını bekliyordu. Bu kadar güzel bir masada biz sessizdik. Yine yorgun gözleriyle ” Haydi çabuk bitirip bir an önce toplayalım”, dedi benim güzel annem. Oysa gece gördüğüm rüyaları anlatacak , okulda beni sinirlendiren Sertaç’ı şikayet edecektim yavaş yavaş yerken… 

Ne kadar hızlıydık neye yetişmeye çalışıyorduk hiç çözememiştim. Bir an önce bitirdim onu dinleyip. Dikkatlice yardım ettim bulaşıkları yerleştirmesine. Son bardağı da yerine koyarken telefonu çaldı. Bu da en az yarım saat annesizim demekti. Hemen kaçtım resmimin diyarına. Çizdiğim nehirde tutulacak çok balık olmalıydı ama nehirlerde de denizlerdeki gibi büyük balıklar yaşar mıydı bilmiyordum. Koştum yanına soruverdim. “Görmüyor musun telefonla konuşuyorum, saygılı ol ve sıranı bekle küçük hanım”, cevabını aldığımdan nehrime kocaman bir yunus çizdim. Prensesim artık hüzünlü değildi çünkü kraliyette en büyük balığı yakalayan en ünlü balıkçıydı. Hatta öyle iyi bir prensesti ki yunusu geri nehre bıraktı…

Bu güzel balıkçılık hayalimden sonra kostüm partisi yapmaya karar verdim. Dolabımda o piti piti oyununu oynayıp Moana kostümünü seçmenin şevkiyle başladım giyinmeye. “Aaaa, Ayla lütfen çıkardıklarını katlamayı unutma”, diyen sesi duymamazlığa geldim ne de olsa şimdi banyoya girecekti annem. O yıkanırken ben de denizlerdeki dalgalarla oynayıp dans edecektim. Kendi bestelerimi söyleyip hayranlarımdan alkış bile toplayacaktım.

 “Günler güneşli doğsun

 Konuşulsun

 Oyunlar kurulup

 Koşulsun 

Haydi Ayla , ol Moana

Bugün tüm gün senin olsun….”

Bulutlar güneşi rahat bırakmıştı tamamen. Park pencereden harika görünüyordu. Kızlar , erkekler şenlikte gibi zıplıyorlardı. Tam zamanıydı aralarına karışmanın. Banyo sonrası kahvesini yudumlayan annemin yanına iliştim. Parkı anlattım. Ayakkabılarım çamur olmayacaktı. Üstüme başıma dikkat edecektim, nolur dedim “Ne olur Anneciğim, inelim”…

Söz verdi, bir hastasının dosyasını inceleyip götürecekti beni. Sıkı sıkı giyindim bekledim de bekledim…

Gittiğimizde bütün çocuklar yemek yemeye evlerine dönmüştü. Salıncakta sallandım. Demirlere tırmandım. Kendi kendime zıpladım… Sabah şenlikte oynayan çocuklar gibi olamadım. Hayali arkadaşlarımla tahterevalliye bindim, hiç havaya yükselemeden “Bu kadar yeter anneciğim, dönebiliriz “, dedim….

Ertesi gün İlkokula başlayacaktım. Böylece o parkta 6 yaş çocukluğumu geride bıraktım….

Kibarlık Üzerine…

Aşağıda birkaç kelimenin anlamını alıntılayacağım. Bu sabah birazdan okuyacağınız kelimeleri düşünürek uyandım. Boşluk ve hoşluk işte…

Hoşgörü:Müsamaha, tahammül, tesamuh, katlanma, görmezden gelme veya göz yumma, başkalarını eylem ve yargılarında serbest bırakma, kendi görüşümüze ve çoğunluğun görüş biçimine aykırı düşen görüşlere sabırla, hem de yan tutmadan katlanma demektir. İzin verme, aldırmama, iyi karşılama anlamlarına da gelir. https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Ho%C5%9Fg%C3%B6r%C3%BC 

Önyargı:Bir kişi ya da olaya ilişkin yeterli bir bilgi edinmeden, önceden, peşin bir karara varmış olma durumudur. Ön yargı, genel ve özel kullanınımlarında bir taraf tutma biçimidir. Bir ideolojik fikri veya bakış açısını koşulsuz desteklemek anlamında kullanılır. Ön yargı, halk arasında genellikle bir kişinin kararlarının ağırlıklı bir şekilde tek taraflı olarak ortaya çıkmasında kullanılmaktadır. Gene halk arasında ön yargı, bir kişinin kararlarının nesnel olmayıp öznel olduğunu ifade etmek için kullanılmaktadır. https://tr.m.wikipedia.org/wiki/%C3%96n_yarg%C4%B1

Harry James Potter ile Albus Percival Wulfric Brian Dumbledore ‘un Melez Prens filmindeki bir diyaloğu beni oldukça etkilemişti. Harry’ye annesinden kalan bir kişilik özelliğine ilişkindi. Kibarlık, nezaket… “You are unfairingly kind: a trait people never fail to undervalue, I’m afraid. (Harry sende sonsuz bir nezaket var, korkarım bu artık insanların değer vermekte hep yanlışa düştüğü bir özellik)” der Dumbledore… Peki neden hoşgörü ve önyargı bahsinden sonra kibarlığa değindim? Cevap oldukça basit. Kibarlık bir kelimeyi kapsarken diğerini saf dışı bırakıyor.

Hayatım boyunca kibar olmaya çalıştım. Harry gibi yılmaz şekilde bu işi başarmış değilim sonuçta çocuk kalamıyoruz bütüne bakıldığında ancak kibarlık yaptığım her durumda saf sanıldım. Eminim hepiniz aynı şeyi yaşamışsınızdır. O yüzden bireyciliğe inancım sıfırdır. Bu özellik karşılıklı olmadığı müddetçe kibar olsak da kibar kalamıyoruz. Ama eminim ki saf sanılsak da nezakette direttiğimiz sürece bulaştıracağız onu birbirimize. Sabahları işte böyle hislerle uyanıyorum, uyanmak istiyorum. Türkiye’de nefes almak, yürümek, sahillerinde yüzmek, dağlarına tırmanmak istiyorum. Bu parça parça paragraflardan bütüne varmamız dileğiyle. Kibarlıklar dilerim…